8 Temmuz 2017 Cumartesi

Kusma seansı

  Devamı gelecek dediğim hiçbir hikâyenin aslında devamı yoktu. Belki bir devam yazarım umudu ile koyulmuş, sıska ve saçma bahanelerdi hepsi. Tıpkı boyayacağım diye bir kenara attığım karikatürler gibi çürüyorlardı. Bu arada koku hafızam bana git gide güçlük çıkartmaya başlamıştı. Geçmişten gelen en ufak bir koku parıltısı gözlerimin dolması için yetiyordu. Öyle ki; bir seferinde hüngür hüngür ağlamıştım. O gece ilk kez psikolojik destek almayı düşünmüştüm. O gün ilk kez kendime ‘’Delirmek istemiyorum’’ demiştim. Sonra bunların hepsi geçti. Bazen, bazı şeyler kendiliğinden geçiyor…
  Askerden yeni geldiğim bir vakitti. İçine düştüğüm boşluktan sıyrılmak ümidi ile bir blog açmıştım. Çok fazla okunan bir blog olmadı. Belki de bana en çekici gelen yanı buydu. Öyle ki en çok okumasını beklediğim insanlar bile bir kez açıp adam akıllı okumamıştır…
  2007 senesinde palyaço olmuştum, zamanla ruhumu esir aldı. Çünkü bazı meslekler sadece meslek değil yaşam tarzıdır. Sonra bir gün kırmızı burnumu emanet edip yakın bir dostuma, bir işe girdim. Çalışmak o kadar yordu ki beni, yaratıcılığımı yitirdim. Bu kusmanın sebebi budur. Çünkü yazacak bir hikâyem yok. Hikâyem kalmadı. Selanik türküleri eşliğinde aklıma gelenleri yazıyorum. Ve dediğim gibi aklıma çok bir şey gelmiyor…
  Seneler her şeyi değiştirirken benim sıkıcılığımı değiştiremedi. İşin kötüsü ise bundan deli gibi zevk alıyor oluşum.

  Topalrakun aslında bir peluş oyuncaktır. Aslında topal da değildir. Zavallı oyuncağın bacağı bile yok. Sihirbazlık yaptığım dönemde bir başka sihirbazın kullandığı peluş bir oyuncaktı. Adam onu gerçek sanılsın diye sallarken, topallıyormuş izlenimi veriyordu. Kısacası; eğer varsa şu an okuyan birileri, sonuna gelen varsa bu kusma seansının, çağrımı yineliyorum. Sizleri bardağın boş tarafından bakmaya davet ediyorum. Çünkü dolu tarafına demin sıçtım…

27 Nisan 2017 Perşembe

Can Suyu -1-

   Ortalama bir insan ömrünün ortalamasını kaçırdığımdan beri, sorularım anlamını yitirmişti. Ben ise  popüler kültüre sövmenin popülerliği ile işe gidiyordum. Klasik sabahlarımın bir tekrarıydı o gün. Kulaklarımı rüzgarın cilvesinden korumak adına takılmış siyah gereksiz bir bere, berenin kötü izlenimi yıkmak adına takılmış siyah ufak bir küpe ve berenin küpeyi kapattığını inadına unutan ben. Bedenim işe gitmemekte direniyordu. Ne kadar dirense de bedenimsonunda bir otobüsün orta kapı boşluğuna atıyordu kendini. Param yetmediğindendi sanırım peşin alamamıştım, taksitle satın aldım esaretimi. Tamam, tamam... Ajitasyonu bırakıyorum. 
   İşimi sevmediğimi söylemek yanlış olur, ben çalışma fikrini sevmiyordum. Üstelik bu eşitsizlik temelli gelir dağılımı söylemlerinden, ya da patronların işçilerden çok kazanıyor olmasından kaynaklı değildi. Bir daha gelemeyeceğim dünyada, zamanın tamamının bana ait olmasını istememden kaynaklıydı. Benliğimin büyük bencilliği içinde bu düşünceler ile yoluma devam ederken, sosyal kaygılarım beynime hükmetmeye başlamıştı. Her geçen gün artan huysuzluğuma eklenen saldırganlık paranoyası, bozulan uykularıma gerekçe oluşturmaya çalışıyordu.  Bir takım gereksiz sosyal kaygıların ve verilmesine inandığım kavgaların, benliğimle bütünleşip eyleme dönememesinin verdiği acı... 
  Dünya kendi şaşaalı düzeni İçerisinde dönerken, hepimizi içinde eritiyordu. Bir vazgeçiş cümlesi değildi bu, bir kabulleniş... 
  Kendime kısa bir es arası verdim. Ara bittiğinde kabullenişi bir kenara bırakıp, kafamın içindeki sorulara yöneldim. Çok fazlalar! Sahi; zamanın tamamı bana kalsa, bir köye yerleşsem, sabah ineği dışarıya çıkarmak lazımdı. İneğe ayırdığım zaman kime ait oluyordu? Çalışma içgüdüm beni fark ettirmeden saçma soru-cevap döngüsüne itiyordu. Pratik hayat, teorik dünyama karşı bütün silahları ile saldırırken, hayal bile kurmak imkansızlaşıyordu. Savunma olarak, içselleştirmekte sıkıntı çekmeden ''Faşist'' bir refleksle canımı sıkan bütün soruları bastırdım! Bütün bunlar olurken mesai bitmişti. Dönüş yolunun yorgunluğu, trafiği, eski sevgiliyi hatırlatan yerleri, Mahmut Şevket Paşa'nın bilmem kaç yıllık ses kaydı...  Hepsi kafamın içinden geçiyordu. Bütün sıkıcı konuları bir kenara bırakıp azimle eve doğru ilerliyordum. Duvarlar her zaman olduğu gibi sıkıcı reklam broşürleri, siyasi sloganlar, basit ve aşağılık duvar esprileri ile doluydu. Bir an duraksadım. Diğerlerinden  küçük olan bir ilan dikkatimi çekti. Sanki görülmesin diye itina ile asılmıştı. Yaklaşıp okumaya başladım ''Yarım kalan hayalleriniz tamamlanır, hikayelerinize can suyu verilir''. İstanbul'un biraz dışında Silivri'de  bir adresti. Böyle bir şey mümkün olabilir miydi? Yani gerçekten bu kişi hayalimi tamamlamam için bana yardım edebilir miydi? 
                         
                                                     (Devam Edecek...)


8 Haziran 2016 Çarşamba

Zaman-samalar

   Kafayı sıyırmış bir şekilde, bütün ihtişamı ile dönen dünya, gözlüklerimi kırıp elime vermişti. Yolun yarısının 35 olmadığını o gün anlamıştım. Yolun yarısı doğduğumuz günmüş. Geriye kalan günler, güzel bir istirahat çekeceğimiz kutlu güne doğru giden, engebeli ve can sıkıcı yollardan ibaret. İşin kötüsü; zamanla alıştığımız engebeli yollar bize hediye olarak kaybetme korkusunu bırakıyorlar.
   Çıldırıyordum, çıldırıyorduk, çıldırıyoruz! Hemen her gün, koca bir tımarhanenin ortasında, zeminden bir karış yukarıya çıkan herkes nutuklar atıyor. Bütün nutuklar birbirini takip ederken, işlerimizin bizi beklediği gerçeği ile dinlemeyi yarım bırakıp iş yerlerimize dönüyoruz. Bütün bu hengamenin içinde kalan ben, zaman kavramını yitiriyorum. Tam olarak hangi vakitteyiz?
  Ayak üstü sohbetlerim –ki sandalye sohbetlerimden iyidir aslında, aşk hayatıma müdahil olmaya başlıyor. Erken boşalma korkusu yerini hayatta geç kalma korkusuna bırakıyor. Bu adilik! İnsanlara ayak üstü -benimle sevgili olur musun? Diye, sorulmaz. Ama ya o otobüse bindikten sonra çok geç kalırsam ve bana bir gün geç kaldın derse? Bu korku sonunda ''Erken değil mi?'' cevabı almama sebep olacak hareketlere yol açıyor. Dedim ya, zaman kavramım kayboldu ve tam olarak hangi vakitte olduğumuzdan şüpheliyim. Vakitten şüphe eden bir adam, neyin geç neyin erken olduğuna pek hükmedemiyor...
    Bütün ihtişamı ile dönen dünya, bize sunduğu nimetlerden sıkılıp, depremlerini, şimşeklerini gönderiyordu. Yeryüzünün gereksiz bir kısmında ne kadar vakitsiz olabileceğim konusunda kendimle bahse giriyordum. Bu sırada ufak bir şimşeğini benden esirgemeyen dünya, bahçemde bulunan bir ağacı yangın yolu ile haciz ediyordu. Bu da bambaşka bir adilik!
   Gözlerden akan yaş dünyanın dönüş hızı ile savruluyordu. Aldatılanlar ve aldatanlar, yalancılar, fakirlikten korkanlar, hepimiz bir yerde toplanmış göz-göze bakıyorduk. Suç hiyerarşisinin en üstünde bulunan ''Aldatan'' kisvesi altında orada bulunduğumdan, benim çok nazım geçmiyordu. Nazı geçen arkadaşlarım ise aslında tamamının bombok olduğunu anlatıyordu. Hepimizi birbirimiz ile eşleştirip yakacaklarını söylediklerinde ''Sanıyorum Cehennemdeyim'', dedim. Bu sefer zamanlamam süperdi. Çekilen ilk kura da fakirlikten korkan bir kız düştü bana. Eyvallah, dedim. Nasıl olsa yanacağız. Kiminle olduğunun pek bir önemi olmasa gerek.
    Yanmadan önce iki sohbet edelim dedik, ancak buna izin vermediler. Zaten yangın yoluyla haciz edilmişken ağacım, şimdi haciz sırası bedenime ve ruhuma gelmişti. Bütün mahçupluğumuz ile sıramızı beklerken, acaba beden mi önce yanar yoksa ruh mu? diye, salak bir soru geldi aklıma. Soruma cevap verecek kimse olmadığı için, cevabın pratik yollardan olmasını beklemeye başlamıştım.
    İşte bu çaresizlikler geldi yine. Yapacak bir şey yok...
    Sıra ile yanan insanlar, çığlıklarını bana hatıra bırakıyordu. Ben ise birazdan, benden bir sonrakine hatıra bırakacaktım. Ve muhtemelen bütün bunlar çok vakitsiz olacaktı. Sıra bize geldiğinde, kız titremeye başladı. Ben ise put gibi kalmıştım. Önce acınası bir sıcaklık geldi, ardından yanık kokusu, ardından alevler. Bütün çığlıkları bir arkadakine hatıra bıraktım...
     Ne bedenim ne de ruhum, önce saçlarım yandı!
     

7 Mart 2016 Pazartesi

Kral Khadgar

Gecenin karanlığı, ay ışığı ile savaşıyordu. Kral Khadgar bu savaşın dışında, savaştan habersiz  gökyüzünü seyrediyordu. Kulağında hala kılıç çınlamaları, gökyüzünü yırtan oklar, yaralı asker çığlıkları, kopmuş kol, bacak, kafa... 

  Daha yeni çıkmıştı savaştan, omuzundaki yara hala acıyordu. Gözleri dehşet ile bakıyordu. Sadece bir kaç saat öncesinde, sınıra yakın ''Kita İmparatorluğu'nu'' ele geçirmiş, herkesi kılıçtan geçirmiş, çocukları ordusuna almış ve malları halkına yağmalatmıştı. Gecenin karanlığı savaşı kaybediyordu. Kral kafasına batan tacı çıkartıp yere bıraktı. Ayaz başlıyordu. Kulağında kılıç çınlamaları, kadın çığlıkları...! 

   Bir halk kralına hükmeder mi? Hükmetmişti... 

   Khadgar'ın karşı çıkışlarına rağmen onu savaştırmayı başarmışlardı. Oysa Khadgar, 5 sene boyunca savaş çağrılarına kulak asmamış, bunu körükleyenleri idam etmiş ve sonunda karşısında kalabalık bir halk kitlesini bulmuştu. O İmparatorluk yıkılmalı ve malları halk tarafından yağmalanmalıydı. Khadgar kendisinden güçsüz bir imparatorluğa nasıl saldıracaktı? Kendini alıp gidemedi, krallığın başına kimin geçeceği bilinemezdi. Khadgar sorumlu biriydi ve bunu göze alamazdı. Savaşa girmekten başka çaresi de kalmamıştı, koca bi halkı yok edemezdi. Yağmalanacak mallar askerlerin iştahını kabarttığı için onlar da savaştan yana olmuştu. Khadgar çaresizce savaş emrini verdi. Açgözlü halk ve ordusu önce salyalarını saçtı sonra hazırlıklara başladı. Gece bitiyordu, ay ışığı geceyi boğma uğraşlarını tamamlamıştı... 

     İlk ok, Khadgar'ın yayından çıktı. Körpe bir gencin ciğerini yardı, kan oluk-oluk toprağı besledi. Dünya üzerinde kesilen bir nefes daha diğerlerine eklendi. Önce bir kız çocuğu çığlık attı çadırından çıkıp, sonra bir İmparatorluk çığlık attı... Meleklerin kulakları sağırlığa kesilirken, atlılar köyleri yağmalamaya başladı. Güvercinlerin kutsadığı koca ordu... Dolu gözler, acı çığlıklar, ok vızıltıları, Khadgar... 

   Bir çocuk, annesinin gözlerine bakıyor. Boynunda bir bıçak, ucunda bir şövalye. Ok vızıltıları yerini kılıç çınlamalarına bırakıyor. Havada bir kafa uçuyor. Çığlıklar her yanda... O çığlıklar, çaresizliğin eşsiz notaları... 

       *** 

  Khadgar uşağına seslendi, Valeria, valeria, valeriaaaa! Sonunda sese gelen uşak hemen hazır ola geçti. Emredin Kralım... Bana git kıyafetlerinden getir. Valeria şaşırmıştı, kral nasıl onun perişan kıyafetlerini giyerdi. Khadgar sesini yükseltip tekrar söyledi, hemen kıyafetlerinden getir...

  Ay ışığı, batan taca yansıyordu. Kral'ın gözlerinde ki dehşet, yerini mahcupluğa bırakıyordu. Bütün bunlar gözlerinin önünde saatler önce olmuştu. Bir kılıç vardı elinde, ucunda kan, ölüm, çığlıklar. Tarihte utanan tek Kraldı belki de, kendinden ve halkından. Khadgar, köylü kıyafetlerini giydi, serpuşunu başına taktı. Saraydan kaçıp yürümeye başladı. Sabah yüzünü krala dönmüştü, o lanetli ordudan, lanetli saraydan kaçıyordu. Yanına ne yemek ne de içecek almıştı. Sadece yürüyordu. Khadgar gözlerini kapatmamaya çalışıyordu çünkü her göz kırpışında bir çocuk ağlıyor bir kadın feryadı kulaklarını yırtıyordu. Her adımında ölüleri çiğneyip yağma yapan halkı vardı... Ay ışığı, karanlığı boğmuş yerini güneşe bırakmıştı. Güneşin kızıllığı ve kulaklarından gitmeyen kılıç sesleri Khadgar'ı sersemletmişti. Üç gündür yürüyordu kral. Aç ve susuz. Güneşin bütün çıplaklığı onu karşılıyordu. Ah o kulaklarında ki çığlıklar... Khadgar artık ayakta duramıyordu, dizlerinin üzerine düştü, bir uçurumun kenarındaydı. Yanına bir kör dilenci gelmişti. Kral ondan ekmek istedi, ancak onda da ekmek yoktu. Dilenci, Krala kimdi katil diye sordu. Khadgar kafasını kaldırıp anlamadım, dedi. Kör dilenci, katil Oidipus'un ta kendisidir, dedi. O hem de kendi annesinin kocasıdır. Lanetlidir, tıpkı ordun gibi ve o lanet tutmuştur. Oidipus ormana bırakılan çocuğun ta kendisidir. Kehanet gerçek olmuştur. günahları yüzünden kan ve kedere gömülen, herkes tarafından terk edilen Oidipus artık sadece kör bir dilencidir. Umarsızlık içinde Iokaste'in altın iğneleri ile gözlerini oymuştur... Khadgar ayağa kalktı, üç gündür aç ve susuz yürümüş bir uçurum kenarında, dilenciden Oidupus dinlemişti. Kahkaha attı, ölmüş bir kadın gördü, ezilmiş bir ceset. Büyük bir taşa çıkıp lanetli halkına sesleniyormuş gibi haykırdı : 




Oidipus yerinde olsaydım

 Kendimi öldürürdüm önce 

Ve sonra kesik başım gülerek 

Karmaşayı haykırırdı herkese 

Kabullenmektense tarihin verdiği adı 

Ki çoğu bilgi yoksunu halk, fikir fukarası- 

Aciz kalmış bir kör kral 

-biraz tanrı 

Kopuk bir başın önünde 

Deli diye ansınlar adımı 

*** 

 Bugün ya da bir evvelki 

-Tanrıların tırnağıyla çizilen yüzüm 

Baştan savma kırpılmış saçım 

-ve başım 

Zarar veremeyecek yine de tahtım 

Çünkü ben, Oidipus önce 

Kafamı kopardım koydum önüme 

Düşündükten sonra tüm bunları 

Haykırdım cahil halkın yüzüne 

Tanrıların oyununa kader denmekte 

Kanıp da onların merhametine 

-o merhamet ki fitneyle birlikte- 

Ya kafanızı kullanın halk! 

Ya kafanızı kullanın! 

Bu haykırışlar bittiğinde Khadgar ,halkı kadar acımasız, sivri taşların kollarına bıraktı kendini.  

Artık çığlık kalmamıştı, kılıç sesi de. Sadece rüzgarların ıslıkları kalmıştı. ''Elveda Khadgar'' 


3 Şubat 2016 Çarşamba

Almanya'da bir dönerci ''Niçe''

                                        1.Bölüm =  NEMLİ BERLİN  
Sait Usta, Berlin'deki döner dükkanını, çırağı ''Nice'ye'' bırakıp eve gitmişti. Hava sıcak ve nemliydi. Nice, döner tezgahın başına geçmiş, bir yandan dönerin sıcağı ile bir yandan ise havanın sıcaklığı ile uğraşıyordu. Sait usta Bu dükkanı açalı 5 yılı geçmişti. Senelerce işçi olarak çalıştığı Almanya'da parayı toparlayıp kendine dükkan açan binlerce Türk'ten sadece biriydi o.  2.Dünya savaşının bütün yıkımı ile bitmesinden sonra Almanya'daki işçi açığını kapatmak için ülkeye alınanlardan biriydi o da. Bir zamanlar Hitler'in Nazi Ordularının, Gamalı haçlarının ve Aryan Irkın dolaştığı Berlin sokaklarında şimdilerde Türk dönerciler fink atıyordu...
    Nice, sıcağın alnında elinde bir döner bıçağı ile kalmıştı. Sıcak onu bunaltmış, iyice terletmişti. Bir su içmek için döner tezgahını bırakıp, su içmeye karar verdi. BIçağı tezgahın kenarına koyarak mutfağa doğru ilerlemeye başladı. Çok terlemişti, nem onu iyice bunaltmıştı, gözleri karardı başı döndü ve savrularak yere düştü...
   Nice, gözlerini açtığında, kendini daha önce hiç gitmediği bir yerde buldu!
                                       2.Bölüm = ATİNA!
   Bulutların üzerinde olan savaş ,yeryüzüne henüz inmemiş,burada yaşayan insanlar sulh içerisinde yaşıyorlardı. Bu şehir, taştan sokaklar ve taştan evleri ile beyaz elbiseli, sakallı adamlara misafirlik etmekteydi. Gökyüzü maviliğini kaybetmez, nehir akışını yavaşlatmazdı. Burası Antik Yunan'ın Atinasıydı...
    Nice, bir anda düştüğü yeri tanımaya çalışıyordu ama bütün çabaları boşaydı. Karnı açtı ve şaşkınlıktan ölüyordu. En iyisi gidip dükkanlardan birine oturmak diye düşündü. Hem yemek yiyecek hem de nerede olduğunu öğrenmeye çalışacaktı. Nice bulduğu ilk dükkana girerek kendisine bir döner söyledi. Bu sırada Nice'nin değişik kıyafetleri dükkanın sahibi olan Platon'un dikkatini çekmişti. Ona nerelisin diye sordu. Nice Berlin, dedi. Platon sakallarını avuşturarak, orası buradan çok uzak nasıl geldin buraya, diye sordu. Nice, Platonun yanına oturdu ve bütün olan biteni anlatmaya başladı. Bu sırada bu dükkanın hemen karşısında ''Atina Ev Yemekleri'' yer alıyordu. İşletmenin sahibi olan Aristo, Ustası Platon'a karşı çıkıp burayı açmıştı. Platon, Aristoya göre daha gelenekçiydi ve ustası Socratesin yolundan ilerliyordu. Ancak, Aristo bunu reddedip bir dönerci değil ev yemekçi açmayı uygun gördü. Döneri, bu dükkanın içerisinde sırf müşteri çekmek için satıyordu. Bu yüzden Platon ve Aristo'nun araları hala açıktır.
    Nice, Platon'a bütün olan biteni anlattı. Platon onun deli olduğunu düşündü ama muhabbete devam etti. Nice ona kendisinin de bu işte olduğunu söyleyince, Platon hemen ustası Sokrates'i anlatmaya başladı. Ustası Sokrates, yıllar evvel bu meydanda ''Esnaf ve Sanatkarlar Meclisi'nin'' aldığı karar ile idam edilmişti. Kendisine yöneltilen suç ''Gençleri Obeziteye İtmek'ti''. Bu anlamsız suç elbette ona rakipleri tarafından atılmıştı. Platon onun idamından çok etkilenmişti. Bütün bu olanları Nice'Ye anlatıyordu. İdeal bir dükkan için, 4 Ana Madde belirlemişti bunları anlatıyordu...
    Aristo'nun çırağı olan İskender camdan Platon ve Nice'nin sohbetini seyrediyordu. İskender: Sarı saçlı, mavi gözlü, beyaz tenli ve yakışıklı bir çocuktu. İdealist birisiydi, bir gün dünyanın tamamında kendi zincirlerinin olacağı hayali ile yaşıyordu. Aslen Makedon'du ve sevilirdi buralarda. Ve ayrıca döner bıçağını onun gibi kabiliyetli kullanan yoktu buralarda. İskender, karşı dükkanda neler konuşulduğunu düşünürken, ustası Aristo ondan salatayı getirmesini istedi. İskender mutfağa giderken kapıdan içeriye, Diyojen girdi.
   Diyojen, buraların en tembel adamıydı ve beleşçiydi. Bu yüzden pek sevilmezdi. Kendisine sürekli yemek veren tek adam vardı, o da ''Demokraties'di''. Ancak nedendir bilinmez, en son Demokraties Atina meydanında, Tanrıların huzurunda Diyojen'e iyi bir sopa çektiğinden beri konuşmazlar. Bundan dolayı artık Aristo'nun yanına gelir, Aristo'da şimdilik ses etmez.
   İskender salatayı getirdi. Aristo ''Şu, Diyojen'e ne istiyorsa ver'', dedi. İskender, Diyojen'e seslendi, ne istersin? Diyojen fazla düşünmeden hemen cevap verdi,  ''Acılı olmasın başka ihsan eylemem''. İskender söylediğinden bir şey anlamamış ustasına bakıyordu. Aristo ver döneri gitsin dedi...
   Nice ve Platon sohbeti iyice samimileşmişti. Nice kendisinden yeni yeni tarifler alıyordu. Nice'ye Atina'nın serin havası iyi gelmişti. Gür bıyıkları kendine gelmişti. Bu sırada dükkana gelen Heraklaitos muhabbeti görür görmez hemen bir sandalye çekip oturdu. Nice ile tanışan Heraklaitos, Platon'un artık yaşlandığını en iyi tariflerin kendisinde olduğunu iddia etti. Bak, dedi, Nice - Bir tezgahta iki sefer döner yapılmaz. Çünkü; artık ne döner eski dönerdir, ne de tezgah eski tezgah, ikisi de değişmiştir. Nice'nin kafası karışmış Heraklaitos'un suratına bakıyordu. Platon, ah be üstad iyice yaşlandın gene saçmalıyorsun, yoksa bu akılları Aristo olacak çılgın keçiden mi alıyorsun, diye sordu. Sabahtan beri içeriyi gözleyen İskender ustasına hakaret edildiğini duyunca hemen ustasına koşup olayı yetiştirdi. Aristo hemen önlüğü çıkarıp Platon'un dükkanına koştu. Siz kimsiniz benim arkamdan konuşuyorsunuz, Platon ayağa kalkıp o sarı piç yetiştirdi değilmi onun kulağını kopartacağım, dedi. Aristo sinirle masada ki vazoyu kaldırığ Platon'a fırlattı. Platon ustaca vazodan sıyrıldı fakat Nice kurtulamadı. Kafasına çarpan vazo onu bayıltmıştı. Yüzüne su dökülünce kendine gelen Nice karşısında Sait ustayı görünce kendine geldi. Ayağa kalktı
Ne oldu sana böyle bayılmışsın, dönerde mahvolmuş... Niçe ayağa kalktı.  Dönere doğru ikim adım attı ve ustasına dönüp sordu...
   Söylesene usta ''İdeal bir döner mümkün mü''?..